Ana içeriğe atla

Düşkün

 DÜŞKÜN


Bu sabah uyandığımda gökyüzünün karanlık olacağı aşikâr. Dışarda yağmıyor kar. Pek de yağmazdı buralara bu kadar kar. Son dört gündür baya baya yağdı kar. Her ne kadar yağmasa da kar. Yollarda yürürken düşmeme mücadelesi verir efkâr.


Düşmek deyince geldi aklıma ilkokul yılları. “Kendi düşen ağlamaz.”  atasözünün ben de uyandırdıkları. Evet, o yıllarda yere düşmek ile sınırlıydı bu atasözünün anlamı akıllarda. Ne de olsa bilmezdik dünyanın geniş anlamını bu kadar. Kurardık geniş zamanlı cümleler derslerimizde.


Zaman geniş. Dedim ki bakayım Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde “düşkün” sözcüğü ne demek? Çıktı karşıma şu anlamlar: “Bir şeye kendini aşırı vermiş olan, çok bağlı, âşıklı, tutkun” “Geçim sıkıntısına düşmüş” “Yaşlılık, hastalık vb. sebeplerle çalışma gücünü yitirmiş” “Değer ve onurunu yitirmiş” “Kötü yola düşmüş, ahlaksız” Ne sözcükmüş düşkün sözcüğü. İlk görüldüğünden farklı farklı anlamları varmış.


“Kendi düşen ağlamaz.” yere düşersek, fiziksel olarak bir acı hissedebiliriz. Hatta bir uzvumuzu kanatabiliriz, uzvumuzla işlev dışı olabiliriz. Hatta hastanelik olup geri dönüşü olmayan bir yola girebiliriz. Geçim sıkıntısında olmak, çalışma gücüne sahip olmamak, bu anlamları da varmış düşkün sözcüğünün. Allah kimseyi düşürmesin, güç ve derman versin.


Düşkün sözcüğünün en çok dikkatimi çeken anlamları, değer ve onurunu yitirmiş ve ahlaksız ve kötü yola düşmüş oldu. Yere düşersin, geçim sıkıntısı çekersin, hasta olursun, yaşlanırsın saygıyla karşılarım da onurunu yitirirsen, ahlakını kaybedersen, kötü yola düşersen saygısızca davranmam ama saygı göstermem.


Kendi düşen ağlar elinde değilse, düşme ağlarsın. Hem de çok ağlarsın. Seninle beraber ağlayanların da olur. Onurunu yitirdiysen, ahlakını yitirdiysen, kötü yola düştüysen ağlamazsın çünkü onurunu ve ahlakını kaybettiğini bilmediğin için ağlamazsın. Biz yine ağlarız ama sana acıdığımızdan ağlarız….kendi düşen ağlamaz

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İçindeki Zehri Tanı

  İçindeki Zehri Tanı – Mutluluğun Önündeki Gerçek Engel İnsan, dış dünyada gördüklerinin çok daha fazlasını içinde taşır. Kalabalıkların içinde yalnız hissedebilir; bolluk içinde yokluk çekebilir. Çünkü gerçek huzur ve mutluluk, hiçbir zaman dış koşullara bağlı değildir. Asıl belirleyici olan, insanın iç dünyasıdır. Günümüz insanı sıkça “neden mutlu değilim?” diye sorar. Oysa bu sorunun cevabı çoğu zaman karmaşık değil, son derece açıktır: Çünkü içimizde, mutluluğun yeşermesine izin vermeyen duygular taşıyoruz. Kin, nefret, öfke, kıskançlık, haset, güvensizlik ve dedikodu gibi zehirli duygular, insanın iç dünyasını karanlığa çeker. Kalpte bu duygular oldukça, dışarıdan gelen hiçbir güzellik içeriye ulaşamaz. İçimizdeki Sessiz Yıkım Negatif duygular, zamanla sadece ruhsal sağlığı değil, fiziksel sağlığı da etkiler. Psikosomatik hastalıklar, yani stres ve yoğun duygusal yük sonucu oluşan fiziksel hastalıklar, bu durumun en net örneğidir. Sürekli öfke hâlinde yaşayan biri...

Piri Hırs ve Hiçlik Makamı Arasındaki Hayat

  🌀 Piri Hırs Bence insanın içinde hiç sönmeyen bir istek var; daha çok şeye sahip olma, makam ve mevki arzulama hali. “Piri” ifadesi burada sembolik; sanki hırs, insanın aklını çelen ve yönlendiren bir öğretici gibi. Eğer kontrol edilmezse bu duygu insanı bağımlı hale getiriyor, gözünü doyurmuyor ve iç huzurunu elinden alıyor. Tasavvuf geleneğinde de hırs, “nefsin ateşi” diye anlatılıyor. 🌌 Hiçlik Makamı Tasavvufta en yüce mertebelerden biri hiçliktir. İnsan, kendi benliğinden sıyrılıp bütün varlığını Allah’ın kudreti karşısında yok sayar. Buradaki “hiçlik” aslında yokluk değil; tam aksine varlığın en yüksek idrakidir. Tevazu, teslimiyet ve kulluk bilinciyle doludur. Yunus Emre’nin “Ben gelmedim dava için, benim işim sevi için…” sözleri bu anlayışı en güzel şekilde yansıtır. ⚖️ İkisinin Arasında Hayat İnsan hayatı boyunca çoğu zaman hırs ile hiçlik arasında gidip gelir. Çalışmak, kazanmak, gayret etmek zorundayız; bu anlamda hırs, insana enerji ve azim verir. Ama yolu...

Ya Sonra, Ne Olacağız?

Yıllar önce dünyada okuryazarlık beceresi ulaşılması istenen büyük bir beceriydi. Ülkeler okuryazar insan sayılarını ölçüt alıp gelişmişlik düzeyleri ile birbirleriyle yarışıyorlardı.  Okuryazar insan sayısı oranlarıyla yarışıldığı yıllarda insanlar okuryazar olmadan günlük hayatlarını sorunsuzca yaşayabiliyorlardı. Çünkü insanların iletişim ağı şimdi olduğu gibi geniş değildi. Belirli mekanlarda belirli insanlarla belirli uyarıcılarla zaman akıp gidiyordu  Okuryazar olmak ve birçok bilgiye sahip olmak bireysel ve toplumsal olarak büyük bir gücü temsil ediyordu. Ya şimdi, Okur olmak yeter mi? Yazar olmak yeter mi? Çok bilgiye sahip olmak yeter mi?  Ya şimdi ne olmak gerekiyor? Ya sonra ne olacağız?