“İki Ada’m” Saçlar rüzgârda salınıyordu; sanki kasabanın güneşli meydanında değil de bir film sahnesindeydi. Üzerindeki kıyafetler sanki podyumdan yeni inmişti. İnsanlar bakıyor, fısıldaşıyor, hayranlıkla izliyordu. İyi Ada’m gülümsüyordu. Şehir onunla dosttu. Ama onun birkaç adım gerisinden, aynı yüzle yürüyen biri daha vardı: Kötü Ada’m. O, bakışların derinini görürdü. Şeklin, güzelliğin, “wow”ların ardındaki boşluğu duyardı. Gülümsemedi. İçinde başka bir hikâye vardı. Daha az parlak ama daha gerçek. Meydanın köşesinde karşılaştılar. Kötü Ada’m konuşmaya başladı. “Şekilcilik böyle bir şey işte… Dışarıdan her şey on numara. Ama azıcık tanı, her şey boş.” İyi Ada’m gözlerini kaçırdı. Belki bir şeyler demek istedi. “Ben kötü değilim,” dedi, “Ben sadece şirinim.” Ama o kadar naifti ki, küfrün kötü olduğunu bile küfürle dile getiriyordu. Kötü Ada’m içten içe güldü. O da şirindi aslında. Sadece içindeki karanlığa göz kırpmıştı bir kere. “Sen,” dedi Kötü Ada’m, “yazı ...