Ana içeriğe atla

Karnemi Zaman Makinasına Koydum

 ZAMAN MAKİNESİ 

Çok kitap okuduğumu söyleyemem, yazı yazdığım ise hiç görülmemiştir. Kalbimden gelen mürekkepler, kafamda dolanan kalemleri dolduruyor. Ellerimdeki kalem ucu harekete geçiyor. Çok da iyi bir yazı olacağını düşünmüyorum. Ama yazı olabilir….

Anne, baba… Nasılsınız? Bir dönemin daha sonuna geldik. Tatlı bir telaşla eylül ayında başlayan koşuşturmada; düştük, kalktık, öğrendik, heyecanlandık, öfkelendik, mutlu olduk ve şimdi mola veriyoruz. Bu macerada aklımda kalanlar neler mi? Anı defterime sizlerle, arkadaşlarımla ve öğretmenimle yaşadığım güzellikler yazıldı. Arkadaşlarımdan ayakkabımın bağını bağlamayı öğrendim. Uçurtmayı ne de güzel yaptık be baba. Pek uçuramadık, olsun, sabırsızlıkla ilkbaharı bekliyorum. Anne, ben de yemek yapabiliyorum artık, yumurtayı kırıp tavada nasıl pişirileceğini öğrettin bana. Sınıfça gittiğimiz gezide ne çok şey öğrendik canım öğretmenim. Dünyamızı, diğer gezegenleri ve uzayı. Bir de balık ekmek yemeyi. Uzaktan eğitim güzeldi ama bu dönem yüz yüze eğitimin tadı çok başkaydı. Uzaktan eğitimde biriktiremeyeceğim anıları yüz yüze eğitimde biriktirdim. 

Karnemde notlar, bilgisayarımda oyunlar. Notlar mı gökyüzünde, bilgisayar oyunları mı uzayda? Ah! canım annem, sayemde hiç bilmediği bilgisayar oyunlarını öğrendi. Neden? Bu oyunları öğreniyorsun diye sordum anneme. Bir kitapta okumuş, çocuğunuzun oynadığı oyunlara hâkim olun ki gelecekte karşılaşacağınız olumsuzlukları önleyin diyormuş kitap. Sonuçta anne, çocuğunu düşünecek değil mi? Ama inanın annem beni hiç bunaltmadı. Annemle karşılıklı çok oyun konuşmuşluğumuz vardır. Canım babam, okuduğun hikâyeler hala kulaklarımda çınlıyor. Seninle hikâye avcısı olduk. Neyi okusak diye, az araştırma yapmadık. Notlarım ne olursa olsun, sizlerle çok iyi zaman geçirdik. Benim için sizin karnenizin hepsi pekiyi.

Ah! Canım Ahmet, güzel arkadaşım. Karne günü çok endişeliydi. Usulca yanına sokuldum. Ahmet başladı, anlatmaya. Ahmet zamanının çoğunun okulda geçtiğini, ailesiyle evde ancak akşamları beraber olabildiğini söyledi. Anne ve babası sürekli Ahmet’e bilgisayar oynama diyormuş. Ahmet yapacak bir şey yok. Ben bilgisayar oyunu oynamak istemiyorum. Evin içinde herkes ekrana bakıyor. Annem telefondan başını kaldırmıyor. Babam ise televizyondan. Ben bilgisayar oyunlarını pek sevmem dedi, Ahmet. Ama evde yapacak bir şey yok. Bu yüzden oynuyorum bu oyunları. Karne mevzuna gelince, Ahmet’in karnesi kötü. Annesi ve babasının karnesi…? 

Hayat Bilgisi dersinde zaman makinesi yaptık. Geçmişe ışıklandık. Geçmişte ne de güzel oyunlar oynamışsınız sizler anne ve baba. Hepsini gördük. Oyunların hepsi de bir birinden eğlenceli. Ben de istiyorum dışarıda oynanan oyunları oynamak. Çok sıkıldım tablet ve bilgisayardan. Dışarıya çıksam dar sokaklar, iç içe geçmiş evler, vızır vızır geçen arabalar… Şu parklar ve okul bahçeleri olmasa ne yapardık bilmem.

Anne, baba! Zaman ne hızlı geçiyor değil mi? Geçenlerde babaannem dedi ki. Senin annen ve baban da senin yaşlarındaydı bir zamanlar. Hemen, zaman makinesi geldi aklıma. Ne de olsa öğrendik okulda. Bir bakmışız ben de büyüyeceğim zamanla. Ne gerek var ki zaman makinasına. İnsan yaşlandıkça anıları geliyormuş aklına. Babaannem öyle söyledi karşımda. Ne mal ne mülk, en değerli şey yaşanılan anılar.

Tatlı bir telaşla başlayan okulumuzun araya girdiğini, iki hafta tatil yapacağını belirtmiştim. Ne derin konular girdi araya. Fark edemedim. Dedim ya çok yazı yazmasını bilen biri değilim. Anlayışınızı yazıyorum kenara. Tatilde beni pazara götürün, birlikte alışveriş yapalım. Aile büyüklerini gezelim, ellerinden öpelim. Uludağ’ı da unutmayalım! Şuracıkta kayalım. Kitap mı her gün okuyalım. Ama ben kitap okunmasını dinlemeyi de çok severim, unutmayalım. Bana kitap oyabilirsiniz. Atlara binelim, uçurtmalar uçuralım, ayakkabımı boyamayı öğrenelim, bisikleti de ihmal etmeyelim. Yapacaklarımız çok olsun, yüz yüze olsun, güzel anılar biriktirelim. Belki ileride zaman makinesine binip bu zamana dönersek, diyelim ki ne de güzel yaşamışız, ne de güzel anılarımız olmuş……

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Piri Hırs ve Hiçlik Makamı Arasındaki Hayat

  🌀 Piri Hırs Bence insanın içinde hiç sönmeyen bir istek var; daha çok şeye sahip olma, makam ve mevki arzulama hali. “Piri” ifadesi burada sembolik; sanki hırs, insanın aklını çelen ve yönlendiren bir öğretici gibi. Eğer kontrol edilmezse bu duygu insanı bağımlı hale getiriyor, gözünü doyurmuyor ve iç huzurunu elinden alıyor. Tasavvuf geleneğinde de hırs, “nefsin ateşi” diye anlatılıyor. 🌌 Hiçlik Makamı Tasavvufta en yüce mertebelerden biri hiçliktir. İnsan, kendi benliğinden sıyrılıp bütün varlığını Allah’ın kudreti karşısında yok sayar. Buradaki “hiçlik” aslında yokluk değil; tam aksine varlığın en yüksek idrakidir. Tevazu, teslimiyet ve kulluk bilinciyle doludur. Yunus Emre’nin “Ben gelmedim dava için, benim işim sevi için…” sözleri bu anlayışı en güzel şekilde yansıtır. ⚖️ İkisinin Arasında Hayat İnsan hayatı boyunca çoğu zaman hırs ile hiçlik arasında gidip gelir. Çalışmak, kazanmak, gayret etmek zorundayız; bu anlamda hırs, insana enerji ve azim verir. Ama yolu...

İçindeki Zehri Tanı

  İçindeki Zehri Tanı – Mutluluğun Önündeki Gerçek Engel İnsan, dış dünyada gördüklerinin çok daha fazlasını içinde taşır. Kalabalıkların içinde yalnız hissedebilir; bolluk içinde yokluk çekebilir. Çünkü gerçek huzur ve mutluluk, hiçbir zaman dış koşullara bağlı değildir. Asıl belirleyici olan, insanın iç dünyasıdır. Günümüz insanı sıkça “neden mutlu değilim?” diye sorar. Oysa bu sorunun cevabı çoğu zaman karmaşık değil, son derece açıktır: Çünkü içimizde, mutluluğun yeşermesine izin vermeyen duygular taşıyoruz. Kin, nefret, öfke, kıskançlık, haset, güvensizlik ve dedikodu gibi zehirli duygular, insanın iç dünyasını karanlığa çeker. Kalpte bu duygular oldukça, dışarıdan gelen hiçbir güzellik içeriye ulaşamaz. İçimizdeki Sessiz Yıkım Negatif duygular, zamanla sadece ruhsal sağlığı değil, fiziksel sağlığı da etkiler. Psikosomatik hastalıklar, yani stres ve yoğun duygusal yük sonucu oluşan fiziksel hastalıklar, bu durumun en net örneğidir. Sürekli öfke hâlinde yaşayan biri...

Ya Sonra, Ne Olacağız?

Yıllar önce dünyada okuryazarlık beceresi ulaşılması istenen büyük bir beceriydi. Ülkeler okuryazar insan sayılarını ölçüt alıp gelişmişlik düzeyleri ile birbirleriyle yarışıyorlardı.  Okuryazar insan sayısı oranlarıyla yarışıldığı yıllarda insanlar okuryazar olmadan günlük hayatlarını sorunsuzca yaşayabiliyorlardı. Çünkü insanların iletişim ağı şimdi olduğu gibi geniş değildi. Belirli mekanlarda belirli insanlarla belirli uyarıcılarla zaman akıp gidiyordu  Okuryazar olmak ve birçok bilgiye sahip olmak bireysel ve toplumsal olarak büyük bir gücü temsil ediyordu. Ya şimdi, Okur olmak yeter mi? Yazar olmak yeter mi? Çok bilgiye sahip olmak yeter mi?  Ya şimdi ne olmak gerekiyor? Ya sonra ne olacağız?