Ana içeriğe atla

İyi adam

 


“İki Ada’m”



Saçlar rüzgârda salınıyordu; sanki kasabanın güneşli meydanında değil de bir film sahnesindeydi. Üzerindeki kıyafetler sanki podyumdan yeni inmişti. İnsanlar bakıyor, fısıldaşıyor, hayranlıkla izliyordu.

İyi Ada’m gülümsüyordu. Şehir onunla dosttu.


Ama onun birkaç adım gerisinden, aynı yüzle yürüyen biri daha vardı: Kötü Ada’m. O, bakışların derinini görürdü. Şeklin, güzelliğin, “wow”ların ardındaki boşluğu duyardı. Gülümsemedi. İçinde başka bir hikâye vardı. Daha az parlak ama daha gerçek.


Meydanın köşesinde karşılaştılar.

Kötü Ada’m konuşmaya başladı.

“Şekilcilik böyle bir şey işte… Dışarıdan her şey on numara. Ama azıcık tanı, her şey boş.”


İyi Ada’m gözlerini kaçırdı. Belki bir şeyler demek istedi.

“Ben kötü değilim,” dedi, “Ben sadece şirinim.”

Ama o kadar naifti ki, küfrün kötü olduğunu bile küfürle dile getiriyordu. Kötü Ada’m içten içe güldü. O da şirindi aslında. Sadece içindeki karanlığa göz kırpmıştı bir kere.


“Sen,” dedi Kötü Ada’m, “yazı yazarken elin nasır tuttu diye övünüyorsun. Ama mesele o değil. Mesele ne yazdığın.”

İyi Ada’m sustu. Elindeki deftere baktı. İçinde boş sayfalar vardı. Parlak kapağıyla övündüğü defterin içi hâlâ bir çocuğun umutları gibiydi: tertemiz ama yazılmamış.


Kötü Ada’m bir adım geri çekildi.

“Kimisi nasırıyla övünür… Kimisi tek kelimeyle kalitesini belli eder,” dedi.

Sonra omuz silkti.

“Nasır… git ordan.”


İyi Ada’m, kendi yansımasına bir daha baktı. Gülümsedi, ama bu sefer gülümsemenin ardında bir kırılganlık vardı. Belki, o andan sonra, defterine ilk defa gerçekten bir şeyler yazacaktı.


Sokakta hava ağırdı. Rüzgâr esmiyor ama sanki biri eteklere üfleyip duruyordu.

İyi Ada’m saçını düzeltti. Birini görecekmiş gibi. Belki kendini.


Kötü Ada’m bir duvara yaslandı.

“Ne gülüyorsun hâlâ?” dedi.

İyi Ada’m cevap vermedi. Çevresine baktı, herkes bir yere yetişiyor gibiydi ama kimse bir yere varmıyordu. Sanki hep aynı kaldırımda dönüp duruyorlardı.


“Güzel misin?” diye sordu Kötü.

İyi Ada’m gülümsedi, ama biraz kırık.

“Bilmem,” dedi, “Sadece uyum sağlıyorum.”


O anda, karşıdan geçen bir çocuk yere düştü. Kimse dönüp bakmadı.

İyi Ada’m bakmak istedi, ama eli cebindeydi. Yeni aldığı yüzüğüyle oynuyordu.

“Şu anın içinde değil gibisin,” dedi Kötü.

“Kimse değil,” dedi İyi. “Herkes bir versiyonunu oynuyor.”


Bir sessizlik çöktü.

Gökyüzü hafif turuncuya dönüyordu. Güneş batarken her şey olduğundan daha güzel görünür ya… işte o anlardandı.

Kötü Ada’m, yere çizdiği şekli bozdu ayağıyla.

“Yazmak… mesele o değil. Kaç kere silip tekrar yazdığın da değil. Yazmadığın satır ne kadar bağırıyor, mesele o.”

İyi Ada’m başını eğdi.

“Ben yazmadım henüz,” dedi.

“Biliyorum,” dedi Kötü. “Ama yazıyormuş gibi davranıyorsun.”


Bir köpek geçti yanlarından. Kuyruğunu sallamadı. Sadece yürüdü.

İyi Ada’m gülümsedi yine, ama bu kez kendine değil.

Bir anlığına her şey sessizdi.

Kötü Ada’m içinden “şimdi gideceğim” dedi ama gitmedi.

“Gitme,” dedi İyi.

“Ben gitmem. Ben sensin.”



Harika. Bu sefer hem içsel hem de dışsal bir katman koyuyorum. İyi Ada’m ve Kötü Ada’m, kendilerine benzemeyen biriyle karşılaşıyorlar: Yansımayan. Üçüncü bir karakter gibi görünen ama belki de sadece bir kırılma.



“Yansımayan”


Kaldırımda bir çukur vardı. Eskiden ağacın olduğu yer, şimdi boştu.

İyi Ada’m dikkatlice etrafından dolandı. Kötü Ada’m içine baktı.

“Boşluk,” dedi. “Kapatılmamış.”

İyi Ada’m cevap vermedi. Omuzlarını silkti.

“Her şey bir şekilde doluyor zaten.”

Kötü Ada’m güldü.

“Dolmuyor, unutuluyor.”


O sırada yanlarından biri geçti. Ne kadın ne erkek gibi. Ne yaşlı ne genç.

Üzerinde bir gölge yoktu.

İyi Ada’m bakamadı tam. Kötü Ada’m dik dik baktı.

“Kim bu?” dedi.

Cevap gelmedi.


Birkaç adım sonra geri döndüler.

Köşe başında durmuştu. Ellerini cebine sokmuş, etrafa değil, yere bakıyordu.

Kötü Ada’m yaklaştı.

“Sen kimsin?”

Gözlerini kaldırdı. Göz değildi. Sanki bir su yüzeyi gibiydi, bulanık.

“Ben,” dedi, “yansımayanım.”

İyi Ada’m ürperdi.

“Nasıl yani?”

“Beni gördüğünde kendini görmezsin. O yüzden rahatsız olursun.”

Kötü Ada’m başını eğdi.

“İyi tanıyorum seni,” dedi.

“Hayır,” dedi Yansımayan. “Sen kendini tanıyorsun sadece.”


İyi Ada’m biraz öne çıktı.

“Biz iki kişiyiz,” dedi. “Ben ve o.”

Yansımayan başını iki yana salladı.

“Hayır. Siz bir kişisiniz. Sadece iki farklı ışıkta baktığınız aynı yüz.”


Bir sessizlik oldu.

Uzaktan bir otobüs geçti. Reklamında ‘kendin ol’ yazıyordu. Kimse bakmadı.


Kötü Ada’m, Yansımayan’ın gözlerine bir daha baktı ama hâlâ kendini göremedi.

Bu onu sinirlendirmedi.

Sadece… yordu.






Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Piri Hırs ve Hiçlik Makamı Arasındaki Hayat

  🌀 Piri Hırs Bence insanın içinde hiç sönmeyen bir istek var; daha çok şeye sahip olma, makam ve mevki arzulama hali. “Piri” ifadesi burada sembolik; sanki hırs, insanın aklını çelen ve yönlendiren bir öğretici gibi. Eğer kontrol edilmezse bu duygu insanı bağımlı hale getiriyor, gözünü doyurmuyor ve iç huzurunu elinden alıyor. Tasavvuf geleneğinde de hırs, “nefsin ateşi” diye anlatılıyor. 🌌 Hiçlik Makamı Tasavvufta en yüce mertebelerden biri hiçliktir. İnsan, kendi benliğinden sıyrılıp bütün varlığını Allah’ın kudreti karşısında yok sayar. Buradaki “hiçlik” aslında yokluk değil; tam aksine varlığın en yüksek idrakidir. Tevazu, teslimiyet ve kulluk bilinciyle doludur. Yunus Emre’nin “Ben gelmedim dava için, benim işim sevi için…” sözleri bu anlayışı en güzel şekilde yansıtır. ⚖️ İkisinin Arasında Hayat İnsan hayatı boyunca çoğu zaman hırs ile hiçlik arasında gidip gelir. Çalışmak, kazanmak, gayret etmek zorundayız; bu anlamda hırs, insana enerji ve azim verir. Ama yolu...

İçindeki Zehri Tanı

  İçindeki Zehri Tanı – Mutluluğun Önündeki Gerçek Engel İnsan, dış dünyada gördüklerinin çok daha fazlasını içinde taşır. Kalabalıkların içinde yalnız hissedebilir; bolluk içinde yokluk çekebilir. Çünkü gerçek huzur ve mutluluk, hiçbir zaman dış koşullara bağlı değildir. Asıl belirleyici olan, insanın iç dünyasıdır. Günümüz insanı sıkça “neden mutlu değilim?” diye sorar. Oysa bu sorunun cevabı çoğu zaman karmaşık değil, son derece açıktır: Çünkü içimizde, mutluluğun yeşermesine izin vermeyen duygular taşıyoruz. Kin, nefret, öfke, kıskançlık, haset, güvensizlik ve dedikodu gibi zehirli duygular, insanın iç dünyasını karanlığa çeker. Kalpte bu duygular oldukça, dışarıdan gelen hiçbir güzellik içeriye ulaşamaz. İçimizdeki Sessiz Yıkım Negatif duygular, zamanla sadece ruhsal sağlığı değil, fiziksel sağlığı da etkiler. Psikosomatik hastalıklar, yani stres ve yoğun duygusal yük sonucu oluşan fiziksel hastalıklar, bu durumun en net örneğidir. Sürekli öfke hâlinde yaşayan biri...

Ya Sonra, Ne Olacağız?

Yıllar önce dünyada okuryazarlık beceresi ulaşılması istenen büyük bir beceriydi. Ülkeler okuryazar insan sayılarını ölçüt alıp gelişmişlik düzeyleri ile birbirleriyle yarışıyorlardı.  Okuryazar insan sayısı oranlarıyla yarışıldığı yıllarda insanlar okuryazar olmadan günlük hayatlarını sorunsuzca yaşayabiliyorlardı. Çünkü insanların iletişim ağı şimdi olduğu gibi geniş değildi. Belirli mekanlarda belirli insanlarla belirli uyarıcılarla zaman akıp gidiyordu  Okuryazar olmak ve birçok bilgiye sahip olmak bireysel ve toplumsal olarak büyük bir gücü temsil ediyordu. Ya şimdi, Okur olmak yeter mi? Yazar olmak yeter mi? Çok bilgiye sahip olmak yeter mi?  Ya şimdi ne olmak gerekiyor? Ya sonra ne olacağız?