Ana içeriğe atla

Sosyal İlişkilerimizde Ne Kadar Ölçülüyüz?


Evlerde tencere kaynar, aile bireyleri doyar. Tabi ki evlerimizde tencerelerimizin kaynaması için alışverişe çıkmamız gerekir. Belirli zaman dilimlerinde market ya da pazar alışverişi yaparak ocağımızdaki tencerenin kaynamasını sağlarız.  Alışveriş sırasında pazardaysak, üç kilo elma, bir kilo ıspanak, yarım kilo sarımsak vb. şeklinde isteklerimizi pazar tezgahında bulunan pazarcıya belirtiriz. Pazarcı da isteklerimiz doğrultusunda tezgahında bulunan terazi ile isteklerimizi ölçerek poşete koyar ve tarafımıza verir. Pazarcının kullanmış olduğu ölçü, kg ya da gr'dır. Pazarcı öyle rast gele poşete elmaları ya da ıspanakları doldurup ölçmeden al sana şu kadar kg elma ya da şu kadar kg ıspanak dememektedir.

Alışveriş için markete geldiğimizde  alacağımız ürünlerin paketlerinin üzerinde ne kadar ölçüye sahip olduğunun yazdığını görürüz. Örneğin; bir ay içerisinde ya da belirli süre içerisinde evimize ne kadar un lazımsa o oranda ihtiyacımız olan unu market sepetimize atarız. Marketten alınan ürünler eve gelir. Bu ürünlerle yemek, kek, tatlı vb. yaparız. Düşünün ki kek yapacaksınız. Un, şeker, kakao gibi  kekin lezzetini sağlayacak malzemelerin belirli oranlarda bir birleriyle karışması gerektiğini bilirsiniz. Oranı tutturursak ortaya lezzetli bir kek çıkacaktır. 

İhtiyaçlarımızı karşılamamız için pazar ve market alışverişi dışında  alışveriş yaptığımız yerler de vardır. Düşünün ki evimizin güzel bir köşesine bir kitaplık yaptırmak istiyoruz. Ya da uzun yıllar kullanarak eskittiğimiz mutfak dolabımızın yerine güzel bir mutfak dolabı yaptırtmak istediğimizi... Örnekler çoğaltılabilir. Tabi ki kitaplık ya da mutfak dolabı yaptırtmak için marangozun yolunu tutacağız. Marangozun yolunu tuttunuz ve marangoza geldiniz. "Ben evime güzel bir mutfak dolabı yaptırmak istiyorum" dediniz. İsteğiniz karşısında marangoz da size "tamamdır, ben size güzel bir mutfak dolabı yapacağım" diyerek sizi yollamayacaktır, değil mi? Öncelikle evinizde mutfak dolabını olacağı yerin ölçüsünü alacak, model çizecek, size renk seçtirecek ve işlemleri ölçerek, keserek, ekleyerek yapacaktır.  Süreç ölçü almadan ilerleseydi ne olurdu? Ortaya güzel bir mutfak dolabı çıkabilirdi. Ama bu dolap sizin mutfağınıza ya sığmayacak ya da ufak gelecekti. Sonuç olarak ortaya istediğiniz güzel mutfak dolabı çıkacak ama mutfağınızda dolap kötü duracaktı.

Düşünsenize yüzümüzdeki ve vücudumuzdaki altın oranın olmadığını. Ya da doğadaki altın oranın olmadığını. Altın oran insana ve doğaya güzellik katmaktadır, deniyor. Altın orandaki güzelliğin sırrı ne peki?  Altın oranın belirli oranının  olması doğaya ve insana güzellik katmaktadır. Öyleyse oran ve ölçü önemli midir?

Sosyal ilişkilerimizde ölçüt olmalı mı? ya da bir ölçü ve oran? Şuana kadar maddede olan ölçü, oran ve ölçütlere değindik. Maddeler üzerinde yakalayabileceğimiz güzelliklerin ölçü, oran ve ölçütte dayandığını belirttik. Ya duygularımız, ya sosyal ilişkilerimiz ne kadar ölçülü ve oranlı? Duygularımız, sosyal ilişkilerimiz ve iletişimimizin altyapısı belirli ölçütlere dayanıyor mu?

Bir arkadaşımız yanımıza geldi. "Birader, uzun süredir çalıştığım bir konu var. Şimdi bu aşamaya geldim. Senin de çalışmamı görmeni isterim. Senin düşüncelerin benim için çok önemli. Bana bu konuda katkı sunabileceğini düşünüyorum" dedi. Siz de çalışmayı incelemeden başlığına, genel görünüşüne baktınız. Başladınız yorum yapmaya. Bu yorum ne kadar sağlıklı olabilir?  Emek, zaman, araştırma ve inceleme nerede? Hangi ölçütlerle bu yorumları yapıyorsunuz? Emin olun ki ölçütünüz olmadan yapacağınız yorum; "çok basit", "çok iyi", "çok güzel", "çok saçma" ifadelerinden öteye gidemeyecektir. Başka bir durum düşünelim. Günlük hayatımızda bir çok olayla karşılaşmaktayız. Bu  olaylara anında yorum yapıyor muyuz? Bu yorumları nasıl yapıyoruz? Ölçütümüz ne? Var olan ölçütlerimiz bu yorumlar için ne kadar yeterli? Yoksa önyargılarımızın esiri miyiz?

Ölçütümüz olmadan yapacağımız yorumlar çevremizdeki insanları üzebilir, cesaretini azaltabilir ya da yanlış yönlendirebilir. En önemlisi de karşımızdaki insanın ya da topluluğun merak duygusunu köreltebilir. Arkadaşımız, bize göre kötü bir arabaya binebilir, kötü bir kıyafet giyebilir, kötü bir evde oturabilir, kötü fikirler ortaya sunabilir, bu örnekler çoğaltılabilir. Neden? sorusunu sormadan ve empati kurmadan "çok saçma", "çok çirkin", "çok kötü" diyorsak, ölçüt sahibi ve empati sahibi bireyler miyiz? 

Tartacağımız ve yorum yapacağımız konu ile ilgili sağlıklı ölçütler oluşturmamızın önkoşullarından biri de o konuyla ilgi bilgi sahibi olmamız. Bilgi sahibi olmamızın önkoşulu ise araştırmamız, sorgulamamız, anlamamız ve empati kurmamız. Sadece şekle bakmamız, uzaktan görmemiz, detaya inmememiz, yapacağımız yorumlarda bizleri yanıltabilir. Bu yanılgı ise çevremizdeki birçok insanın üzülmesine neden olabilir.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Piri Hırs ve Hiçlik Makamı Arasındaki Hayat

  🌀 Piri Hırs Bence insanın içinde hiç sönmeyen bir istek var; daha çok şeye sahip olma, makam ve mevki arzulama hali. “Piri” ifadesi burada sembolik; sanki hırs, insanın aklını çelen ve yönlendiren bir öğretici gibi. Eğer kontrol edilmezse bu duygu insanı bağımlı hale getiriyor, gözünü doyurmuyor ve iç huzurunu elinden alıyor. Tasavvuf geleneğinde de hırs, “nefsin ateşi” diye anlatılıyor. 🌌 Hiçlik Makamı Tasavvufta en yüce mertebelerden biri hiçliktir. İnsan, kendi benliğinden sıyrılıp bütün varlığını Allah’ın kudreti karşısında yok sayar. Buradaki “hiçlik” aslında yokluk değil; tam aksine varlığın en yüksek idrakidir. Tevazu, teslimiyet ve kulluk bilinciyle doludur. Yunus Emre’nin “Ben gelmedim dava için, benim işim sevi için…” sözleri bu anlayışı en güzel şekilde yansıtır. ⚖️ İkisinin Arasında Hayat İnsan hayatı boyunca çoğu zaman hırs ile hiçlik arasında gidip gelir. Çalışmak, kazanmak, gayret etmek zorundayız; bu anlamda hırs, insana enerji ve azim verir. Ama yolu...

İçindeki Zehri Tanı

  İçindeki Zehri Tanı – Mutluluğun Önündeki Gerçek Engel İnsan, dış dünyada gördüklerinin çok daha fazlasını içinde taşır. Kalabalıkların içinde yalnız hissedebilir; bolluk içinde yokluk çekebilir. Çünkü gerçek huzur ve mutluluk, hiçbir zaman dış koşullara bağlı değildir. Asıl belirleyici olan, insanın iç dünyasıdır. Günümüz insanı sıkça “neden mutlu değilim?” diye sorar. Oysa bu sorunun cevabı çoğu zaman karmaşık değil, son derece açıktır: Çünkü içimizde, mutluluğun yeşermesine izin vermeyen duygular taşıyoruz. Kin, nefret, öfke, kıskançlık, haset, güvensizlik ve dedikodu gibi zehirli duygular, insanın iç dünyasını karanlığa çeker. Kalpte bu duygular oldukça, dışarıdan gelen hiçbir güzellik içeriye ulaşamaz. İçimizdeki Sessiz Yıkım Negatif duygular, zamanla sadece ruhsal sağlığı değil, fiziksel sağlığı da etkiler. Psikosomatik hastalıklar, yani stres ve yoğun duygusal yük sonucu oluşan fiziksel hastalıklar, bu durumun en net örneğidir. Sürekli öfke hâlinde yaşayan biri...

Ya Sonra, Ne Olacağız?

Yıllar önce dünyada okuryazarlık beceresi ulaşılması istenen büyük bir beceriydi. Ülkeler okuryazar insan sayılarını ölçüt alıp gelişmişlik düzeyleri ile birbirleriyle yarışıyorlardı.  Okuryazar insan sayısı oranlarıyla yarışıldığı yıllarda insanlar okuryazar olmadan günlük hayatlarını sorunsuzca yaşayabiliyorlardı. Çünkü insanların iletişim ağı şimdi olduğu gibi geniş değildi. Belirli mekanlarda belirli insanlarla belirli uyarıcılarla zaman akıp gidiyordu  Okuryazar olmak ve birçok bilgiye sahip olmak bireysel ve toplumsal olarak büyük bir gücü temsil ediyordu. Ya şimdi, Okur olmak yeter mi? Yazar olmak yeter mi? Çok bilgiye sahip olmak yeter mi?  Ya şimdi ne olmak gerekiyor? Ya sonra ne olacağız?